Kültür Etkinlikleri Şube MüdürlüğüSanatsal Kurslar

Zerefşan Nakışhanesi 

Zerefşan altın serpmek anlamında kullanılır. Tezhipte yapılan bir süsleme çeşididir.Zer; altın, efşan ise sepmek anlamındadır.
Zerefşan Nakışhanesi ,Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Hocası Şahin İnalöz’ün 1995 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi Bünyesindeki Kültür Ve Sosyal işler daire Başkanlığına bağlı Kültür Müdürlüğünde ,tek sınıflı ve süsleme sanatlarımızdan tezhip branşıyla eğitim hayatına başlamıştır.
Devamında kendi bünyesinde yetiştirilen usta öğreticiler ile 3 EKİM 2003 yılında yine nakışhanenin Başnakkaşlığını üstlenen Şahin İnalöz tarafından nakışhane olarak büyütülmüştür. Şu an bünyesinde farklı branşlardan katı’, ebru, , minyatür, tezhip, kaligrafi, türkkari ile faaliyetlerine devam etmektedir.
Amaçı: Türk süsleme sanatları bünyesine bulunan sanat dallarında, hobi amacı ile bu sanatları yapmak isteyen insanlarla buluşturmak hem de klasik sanatlarımızın tanıtımını gerçekleştirmek, sanat alanında araştırmalar ve bu alanda egitmenler yetiştirmeyi hedeflemektir.
Nakışhane çalışmalarını altı dalda devam etmenin yanı sıra yaz aylarında Üniversite öğrencilerine staj imkanı vermekte ve bir çok sergiler ve çeşitli festivallere katılarak Geleneksel sanatların tanıtım faaliyetlerini sürdürmektedir...

  • Kaligrafi
  • Ebru
  • Hat
  • Tezhip
  • Minyatür
  • Kat'ı
  • Türkkari

     

 EBRU

KATI’ (Kağıt Oyma)

 TEZHİP

 ebru1.jpg
Ebru Fotograf Galerisi İçin Tıklayınız

 kati1.jpg
Katı' (Kağıt Oyma) Fotoğraf Galerisi İçin Tıklayınız

 tezhip.jpg
Tezhip Fotoğraf Galerisi İçin Tıklayınız

Ebru Sanatı Nedir? 

Birbiri İçine Geçmiş, Ancak Karışmamış, Bakışla Ayırdedilebilecek Şekilde Duran Renk Ve Şekillere "ebru" Denir. Sanat Olarak Ebru, Su Üzerine Serpiştirilen Sıvı Boyanın Rasgele Bezendiği Şekillerin Ve Bu Şekillere Müdahele Edilmesiyle Meydana Gelen Figürlerin Kağıda Aktarılarak Sergilenmesidir. Ebru Sanatının Diğer Bir Özelliği De Geleneksel Türk El Sanatlarından Olmasıdır.
Branş Hocacı: Sümeyye GÜLAÇTI

Lugattaki karşılığı ‘kesmek’ olan katı, kağıt veya deri üzerine çizilmiş yazı veya tezyini motifin özel bir keski ile oyularak başka bir zemin üzerine, nişasta ve su ile yapılan ‘muhallebi’ adıyla bilinen özel bir yapıştırıcı ile yapıştırılması işlemidir. Bu işlerle uğraşanlara ‘efşanbür’ veya ‘katta’ adı verilir. Eski devirlerde ‘katı, katıa, kaatı, katığ’ olarak ifade edilen kağıt oymacılığının en doğru yazılış şekli katı’ dır.
Kağıt oyma işi yapılırken eskilerin kullandıkları ‘kalemtraş’ veya ‘nevregen’ yerine halihazırda ‘kretuar’ olarak adlandırılan yeni keskilerden ve küçük kıvrık uçlu tırnak makasından yararlanılır. ebrulu ve aherli renkli kağıtlar oyulmak için kullanılan malzemeler arasındadır.
Katı’, yalın kat oyulabileceği gibi değişik renkteki kağıtları üst üste yapıştırarak da oyulabilir. Böylelikle bir defada birkaç örnek oyulmuş olur. Oyulup çıkarılan motife ‘erkek oyma’, oyulan kısma ise ‘dişi oyma’ adı verilir. Oymaları, eski cilt kapaklarında, albümlerde, murakkalarda, el yazmalarında ve hat levhalarda görebileceğimiz gibi bazı yazı çekmecelerinde de manzaralar ve vazolu buketler şeklinde görmemiz mümkündür.
Branş Hocası : Burcu ERYILMAZ

Eski bir süsleme sanatıdır. Sözcük Arapça'da “altınlama, yaldızlama” anlamına gelir. Ama tezhip yalnız altınla değil boya ile de yapılır. Daha çok yazma kitapların sayfalarını, hat levhalarının kenarlarını süslemede kullanılmıştır.

Tezhip doğuda olduğu kadar batıda da uygulama alanı bulmuş bir sanattır.  zaman içerisinde kitaplarda da resim öne çıkmış, tezhip yalnızca başlıklardaki büyük harfleri süslemekle sınırlı kalmıştır.
Uygulama alanları; Kur’an-ı Kerim, edebi eserler,tıp kitapları,fermanlar,divanlar süslenmiştir.

Türkler'de tezhibin geçmişi Uygurlar'a kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar arasında yayıldığı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı. Anadolu'ya Selçuklular'ın getirdiği tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında yaşamıştır.

 MİNYATÜR

TÜRKKARİ

 

 minyatur.jpg
Minyatür Fotoğraf Galerisi İçin Tıklayınız

 

 

Çok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır. Ortaçağda Avrupa'da elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süslenirdi. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılırdı. Minyatür sözcüğü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüğü kullanılırdı. Minyatür sanatçısı için de “resim yapan, ressam” anlamına gelen nakkaş ya da musavvir denirdi. Minyatür daha çok kâğıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı.

Minyatür, doğu ve batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır. Ama minyatürün bir doğu sanatı olduğunu, batıya doğudan geldiğini ileri sürenler vardır. Doğu ve batı minyatürleri resim sanatı yönünden hemen hemen birbirinin aynı olmakla birlikte renk ve biçimlerde, konularda ayrılıklar görülür. Minyatür, kitapları resimlemek amacıyla yapıldığından boyutları küçük tutulmuştur. Bu ortak bir özelliktir. Doğu ve Türk minyatürlerinin bazı başka özellikleri de vardır. Bu minyatürlerin çevresi çoğu kez "tezhip“ denen bezemeyle süslenirdi. Minyatürde suluboyaya benzer bir boya kullanılırdı. Yalnız bu boyaların karışımında bir tür yapışkan olan arapzamkı biraz daha fazlaydı. Çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ve "tüykalem“ denen çok ince fırçalar kullanılırdı. Boyama işi için de çeşitli fırçalar vardı. Resim yapılacak kâğıdın üzerine arapzamkı katılmış üstübeç sürülürdü. Renklere saydamlık kazandırmak için de bu yüzeyin üzerine bir kat da altın tozu sürüldüğü olurdu.

Bilinen en eski minyatürler Mısır'da rastlanan ve İÖ 2. yüzyılda papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani elyazmaları'nın da minyatürlerle süslendiği görülür. Hıristiyanlık yayılınca minyatür özellikle elyazması İncil'leri süslemeye başladı. Avrupa'da minyatürün gelişmesi 8. yüzyılın sonlarına rastlar. 12. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı. Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa'da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı. Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak sürdürüldü. Selçuklular döneminde de minyatüre önem verildi. Selçuklular'ın İran ile ilişkileri nedeniyle minyatür sanatı İran etkisinde kaldı. Mevlana'nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişti. Osmanlı Devleti döneminde ise 18. yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar. Gene aynı dönemde, Bihzad'ın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul'a çağrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü. Minyatür yavaş yavaş yerini bildiğimiz anlamda çağdaş resme bırakmaya başladı. Ama batıda olduğu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmektedir.
Branş Hocası ve Başnakkaş: Şahin İNALÖZ


 

Türklere ait olan iş anlamına gelmektedir. Tarz olarak pek eski olmayan, günümüzde daha ziyade yeni bir yer tutan, tuval üzerine akrilik boyalarla yapılan, konuları minyatür tarzından seçilen, büyük boyutta minyatür resimlemelere Türkkari denmektedir.
Branş Hocası: Tülay ALAY

 

Sahne ve Sinema Makyaj Teknikleri Kursu

erdal_arsoy.jpgErdal ARSOY (Makyaj ve Peruka  Uzmanı)
Özgeçmişi
1949 yılında doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara da tamamladıktan sonra 1966 yılında Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Peruka ve Makyaj atölyesine başladı. 1989 yılında atölye şefliği görevine atandıktan sonra 1995 yılında M.D.T’ de kondüvit olarak görevine devam etti. 1998 yılında çocuk balesine aynı görevle geçtikten sonra halen bu görevine devam etmektedir. Aynı zamanda son iki yıldır Başkent Tiyatrolarında Makyaj hocası ve öğreticisi olarak görev almaktadır.

Neden sahne ve sinema makyaj teknikleri kursu açıldı.

Erdal ARSOY Anlatıyor;
“43 yıldır profesyonel anlamda bu işi yapan alan uzmanı olarak, makyajı tanımlamak gerekirse; MAKYAJ Rejisöre (Yönetmene) birinci dereceden yardımcı olan güzel sanatların bir dalıdır, diyebilirim. Bu mesleğe yeni başladığım dönem de opera ve tiyatro da çalışmak üzere makyaj uzmanı aranıyor, yetişmiş bir uzmanın olmamasından dolayı da bulunamıyordu. O dönem de bu durum büyük bir eksiklikti. Yıllarca bu durumun sıkıntısını yaşamış birisi olarak makyaj eğitimin eksikliğini gidermenin yollarını düşündüm.
1995 yılından bu yana yaklaşık 16 yıldır Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkent Tiyatroları’nda gönüllü olarak Makyaj tasarımı uygulamacısı olarak çalışırken sıkıntının boyutlarını Büyükşehir Belediyesi Kültür Etkinlikleri Şube müdürü Ali Rıza Yarar bey’e anlattım. Kendisine ülkemizde yetenekli genç nesle bu bilgileri aktarmanın, onları bu alanda yetiştirmenin önemini anlattığımda planladığım eğitim programına Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı olarak ve Başkan Selma Okuroğlu’nun katkılarıyla da destek olabileceklerini söyledi ve 2008 yılında bu kursu açtık.
İlk yıl 50 aday başvurmuş yeteneklerine göre değerlendirilen 12 aday kursa başlamaya hak kazandıktan sonra öğrencilerin çalışma fotoğraflarıyla oluşan makyaj sergisi Başkent Tiyatrosu fuayesinde açılmış, Türkiye de ilk defa açılan makyaj sergisi büyük ilgi görmüştür.
Yapılan çalışmalar sonucunda büyük çaplı bir kurs açmak için kolları sıvayan Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Sahne ve Sinema Teknikleri adı altında makyaj kursunu daha geniş kitlelere duyurarak kursu yeniden yapılandırdılar. Bu yıl kursa yaklaşık 110 kişi başvuru yaptı ancak yetenekli olan ve sınırlı kontenjandan kaynaklı 26 aday kursa katılamaya hak kazandı.
Yapılmakta olan bu kursun amacı, opera, bale, tiyatro, sinema ve televizyon makyajı alanında hizmet vermek üzere makyaj uzmanı yetiştirmeyi planlıyoruz.
Türkiye’de makyaj, özellikle sahne, sinema ve tv makyajı alanındaki eğitim faaliyetleri sayısı oldukça az ve olanlarda bir o kadar pahalıdır. Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla bu kurs yetenekleri olan adaylara bu hizmeti ücretsiz olarak sunması da bu projenin en önemli özelliği diye düşünüyorum.”